Yazar: Cem T. (Yazara her zaman ayaktopu@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz.)
Her iki takım açısından da hayati öneme haiz maçta Beşiktaş deplasmanda Trabzonspor’u yenerken şapkadan tavşan çıkaran isim Mustafa Denizli oldu. Siyah-beyazlı takımda işbaşı yaptığı haftalarda uyguladığı 3-4-3 (zaman zaman 3-4-1-2) sistemiyle filmi geri saran tecrübeli teknik adam, haftalardır “sistem değişmeli” dediğimiz Beşiktaş’a yaptığı dokunuşla en azından bir şeyleri de değiştirmiş oldu. Bahsettiğimiz değişim öylesine göze batan etkilere sahipti ki, maç başladığında Lucescu’nun kimi zaman Catenaccio sıkıcılığında ama her zaman sonuca gitmeyi başaran Beşiktaş’ını izlediğimizi sandık. Kaleci Hakan Arıkan’ın önündeki 3 stoper ile üçlü savunma gibi gözüken sistem, her iki kanattaki beklerin yabancıların deyimiyle “Wing Back” görevini üstlenmesi neticesinde top rakipte iken beşli bir defans bloğuna dönüşüyor; bunun dışında takım halinde yarı sahasına çekilen Beşiktaş, asma kilidi (Catenaccio) Trabzonsporlu forvetlerin ayağına vurmayı amaçlıyordu.
Peki, Lucescu’nun Beşiktaş’ı ile Trabzonspor önündeki Beşiktaş’ı ayıran en önemli fark neydi? Elbette ki, bu sorunun en yanıtını Trabzonspor’un bulduğu pozisyon sayısıyla ve Hakan Arıkan’ın maçın yıldızı olmasını sağlayan performansıyla verebiliyoruz. Lucescu’nun oynattığı sistemde de rakipler topa sahip olma konusunda Beşiktaş’a üstünlük kuruyorlar ancak bu üstünlük “bal yapmayan arı” misali ikinci bölgede topa hâkimiyetten bir adım öteye gidemiyordu. Oysa kendi sahasında bilhassa yediği ilk golden sonra cesurca rakip kaleye yüklenen Trabzonspor, akınlarını çoğu kez Hakan Arıkan’ın ellerine kadar ulaştırabildi. Bu da aslında sistemin Beşiktaş açısından çok da iyi sonuçlar vermediğini düşündürüyor.
Maç öncesinde “Sezon başından bu yana Ernst ve Ferrari’nin sırtında gidiyor.” diyerek nitelediğimiz Beşiktaş takımı için aslında çok da fazla değişen bir şey yok. Yine Ernst ve Ferrari mükemmele yakın oynadılar. Bu isimlere geçmişte Ekrem Dağ nispeten katılıyordu ancak bu maç için görevi Hakan Arıkan’ın devralması 3 puanın kazanılmasını sağladı. Trabzonspor’un kurduğu baskıdan birçok pozisyon yaratması ise ön bölgede oynayan futbolcuların çoğunlukla sistemin gereksinim duyduğu oyuncu tipine uzak seçimler olmasıyla alakalı. Özellikle ilk yarıda Uğur İnceman ve Tabata’nın üstlendiği görevler ile oyuncu profilleri karşılaştırıldığında durumu açıklayabilmek sanıyorum sadece “fatal error” terimiyle mümkün olabilirdi ki, Mustafa Denizli de ikinci yarıya girerken yaptığı değişikliklerle sistemi ciddi bir hatadan kurtardı.
Trabzonpor ile ilgili söyleyebileceklerimiz bir parça acı reçete içeriyor. Bordo-mavili takımın her şeyden önce yabancı sayısını 6 ile sınırlandırması daha faydalı olacakmış gibi görünüyor. Eldeki mevcutlardan problem yaratanların (ya da bizatihi kendileri problem olanların) isimlerine ve şöhretlerine bakılmaksızın biletleri kesilmeli. Teknik Direktör Hugo Broos’un “Bu kadro ile şampiyonluk çok zor” demeci doğruluk payı içermekle birlikte bunun sıklıkla dile getirilmesi de takımın kimyasını bozuyor olabilir. Büyük maçlarda Trabzonspor takımının motivasyon açısından ciddi bir sorun yaşamadığı bu karşılaşma ile birlikte bir kez daha tescillenmiş oldu. Demek ki Belçikalı teknik adamın maç öncesi çalışmalarında ve oyuncularını hazırlamasında bir problemi yok. Problem çoğunlukla, A planının ters gittiği anlarda B planlarına geçişte yaşanıyor. Zaten Broos’un “Bu kadro ile şampiyonluk çok zor.” derken anlatmak istediği de taktiksel devinime müsait bir kadro yapısına sahip olmayışından kaynaklanıyor.
Bu galibiyetle birlikte puanını 24’e taşıyan Beşiktaş için 13.haftadaki Fenerbahçe karşılaşması çok çok önemli hale geldi. Bu büyük derbiye ilişkin bu maçtan çıkarılabilecek en önemli done ise, Mustafa Denizli’nin kazanan kadro ve sistemde ısrar etmesi halinde Beşiktaş’ın sahadan ağır bir yenilgi ile ayrılabileceği gerçeği. Kanatları ikişer futbolcuyla çok etkili biçimde kullanan Fenerbahçe’ye karşı bu sistemde sahaya yayılmak siyah-beyazlılar için intihar ile eş anlamlı olur.
Yazar: Cem T. (Yazara her zaman ayaktopu@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz.)
Ligimizin en önemli derbilerinden birisi daha tüm gerilimi ve heyecanıyla gelip geçti. Sonuç açısından son on yılda oynanan Fenerbahçe – Galatasaray karşılaşmalarından pek farkı olmasa da maçı izlediğim grup içinde –ki bu grupta Beşiktaşlı ve Trabzonsporlular da vardı- hayret uyandıran daha çok Galatasaraylı futbolcuların Kadıköy’e geldiklerinde büründükleri ruh hali oldu. Hatırlayacaksınız, bu maça ilişkin hafta arasında kaleme aldığımız analizimizi aşağıdaki cümlelerle bağlamıştık:
“Gördüğünüz gibi işin içinden çıkabilmek kolay değil. Galatasaray ilk 20 dakikadaki Fenerbahçe fırtınasını durdurabilirse şansını artırır. Aksi halde 70'ten sonra ancak beraberlik için saldırır.”
Yukarıdaki savlardan yola çıkarak maçı ele aldığımızda Galatasaray’ın ne ilk 20 dakikadaki Fenerbahçe fırtınasını durdurabildiğini ne de beraberlik için saldırması gereken dakikalarda tempo yapabildiğini görüyoruz. Taraftarı tarafından sahada on hatta dokuz kişi kalmış olsa bile ancak Fenerbahçe kalesine saldırdığı esnada gol yiyebileceği kabulü yapılan sarı-kırmızılı takım, maç 2-1 iken sahasından çıkamayarak üçüncü golü yedi. Sarı-kırmızılı renklere gönül verenler alınmasınlar ama bu durumun psikolojideki karşılığı öğrenilmiş çaresizlik. “Saldırsam da savunsam da golü yiyip yenileceğim.” düşüncesini camianın kanıksamış olması da enteresan. Bunun anlamı Kadıköy’de Fenerbahçe galibiyetlerinin rutin halini almasından başka bir şey değil. Son on yıl çok açık.
Maçın gidişatında psikolojik faktörlerin teknik-taktik hamlelere oranla çok daha fazla belirleyici olduğunu düşünüyorum. Yine maç öncesi düşüncelerimizden bir tanesi Fenerbahçe’nin skor üstünlüğünü bir şekilde ele geçireceği ve son 20 dakikada fizik erozyonun da etkisiyle sahasına çekileceği idi. Maçı izlediğimizde Fenerbahçe’nin son 20 dakikada yarı sahasına çekilmediği gibi oyunu forse eden taraf olduğunu gördük ancak bence bu durum Keita’nın neden olduğu bir illüzyon idi. 74’te kırmızı kartı sonuna kadar hak eden bir kroşe ile kendisini oyundan attıran Keita aynı zamanda Fenerbahçe’nin maçı kazanacağına dair inancını pekiştirirken, takımını da kendi birinci bölgesindeki cenderenin içine soktu. Oysa Roland Koch’un varlığına rağmen Fenerbahçe’nin bu sezon fizik kalitesini beğenmeyenlerden biri olarak, maçın 11’e 11 devam etmesi halinde son dakikaların Galatasaray baskısıyla geçilebileceği fikrindeydim. Anlayacağınız bu maç için maskelenmiş olsa bile Fenerbahçe’de biraz da yoğun maç programının getirmiş olduğu kondisyon eksikliği olanca şiddetiyle devam ediyor. Nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, ilk haftalarda arka arkaya yaşanan kas sakatlıkları sonrası antrenman dozunun düşmüş olabileceği ilk akıllara gelen sebep.
Son paragrafı maçın önemli aktörlerinden Leo Franco’ya ayırmak istiyorum. Real Mallorca ve Atletico Madrid’de 301 maç kaleyi koruduktan sonra sezon başında Galatasaray’a gelen “Leonardo Neoren Franco”, Şükrü Saraçoğlu Stadına çıkınca PAF takımından gelen acemi kalecilere döndü. Bunun en önemli sebeplerinden birisi de İspanyol kaleci ile önündeki iki Türk stoperin (Servet – Gökhan Zan) hiçbir şekilde birbirlerine güvenmemeleri ve birbirlerinin huyunu suyunu bilmemeleri. Sezon başında da yazdım, şimdi tekrar ediyorum. Galatasaray önümüzdeki ilk transfer döneminde Gökhan Zan’ın yerine üst düzey bir yabancı stoperi kadrosuna katmak zorunda. Fenerbahçe’yi yenmek için değil, daha dengeli bir savunma bloğu kurmak için. Yoksa sarı-kırmızılılar için Kadıköy’de Fenerbahçe’yi yenmenin ütopya halini aldığının ben de farkındayım.
Yazar: Cem T. (Yazara her zaman ayaktopu@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz.)
Doğrusunu söylemek gerekirse Ali Sami Yen Stadında oynanan Galatasaray – Trabzonspor karşılaşmasını izledikten sonra her iki takım hakkındaki fikirlerim iyice netleşti. Zihnimde netleşen resmi en kısa yoldan tasvir edebilmem ise şu cümleyle mümkün: “Galatasaray’ın çok kötü oynayıp Trabzonspor’un varını yoğunu ortaya koyduğu maç, sarı-kırmızılı takımın 4-3’lük galibiyetiyle sonuçlandı.” Maçı seyretmeyip bu cümleyi okuyanlar mübalağa ettiğimi düşünebilirler ancak Galatasaray’ın 20 ile 40 arası tempoyu yükseltip 2-0 yapması, akabinde maç zora girince 69 ve 71’de kısa süreli parlayarak 3 puanı alması zaten her şeyi özetliyor. Bu maç için Trabzonsporlu futbolcuların can-ı gönülden mücadelesine yazık olduğunu söyleyebiliriz. Tabi sadece didinerek büyük hedefleri kovalamanın her zaman mümkün olmadığını da…
Kâğıt üzerinde takım değerlemesi yapan internet sitelerinde Galatasaray’ın karşısında 29 futbolcu ve 120 milyon Euro yazdığını buna mukabil Trabzonspor’un sahip olduğu 23 futbolcu ile 60 milyon Euro civarında bir ederi olduğunu söylesek, eminim pek çok futbolsever “O sitelere inanma, o değerlerin profesyonelce biçildiğini söylemek zor” diyeceklerdir. Oysa takımlarının aradaki farkı kapatacak kadar değerli mücadelesi ve hırsıyla Trabzonsporlu taraftarların övünmesi gerektiği aşikâr. Artık haticeye değil neticeye bakılması gerektiğini savunan Trabzonsporlular için ise “Dost acı söyler” deyişine sığınarak şu saptamayı yapalım: Camianın istediği eğer “netice” ise, inanmadığınız o 60 milyon Euro’luk farkı kapatmak hiç değilse aradaki makası daraltmak zorundasınız. Bordo-mavili camia için şu aşamada bunun mümkün olmadığını hepimiz biliyoruz. O halde yapılacak şey güçlü bir scouting sistemiyle alt yapı hamlesini birleştirip futbol mücevherlerini parlamadan önce kulübe kazandırmak. Hırs, mücadele ve motivasyonla belki birkaç maç rakip görülen takımlara kafa tutabilmek mümkün oluyor ama 34 maçlık uzun maratonda sonuç ister istemez kâğıt üzerinde yanlarına bol sıfır yazılan takımlar lehine oluyor.
Maçın teknik-taktik değerlendirmesine geçecek olursak; Trabzonspor’un maç başında Song, Tjikuzu, Alanzinho, Yattara ve Gökhan Ünal gibi ilk on birde rahatlıkla yer bulabilecek oyuncularını çeşitli nedenlerle kullanamadığını buna mukabil Galatasaray’ın ideal kadrosuyla sahada yer aldığını gördük. Özellikle ilk 45 dakikada Keita’nın bulunduğu sağ kanadını iyi kullanan Galatasaray, bu sayede Gabric ve Cale’yi kendi birinci bölgelerine hapsetti. Bu da Sabri’nin rahatlıkla hücumlara katılarak Trabzonspor ceza sahasına orta yağdırmasına yol açtı. İlk devrede defansın önünde kullandığı Ceyhun’u Arda’nın üzerine veren Hugo Broos, bu futbolcunun tatlı sert oyun anlayışı sayesinde yıldız oyuncuyu sindirse de Ayhan, Kewell ve Keita’nın sahne almasına mani olamadı.
Galatasaray’ın defansif 4-3-3’üne karşılık ilk yarıda 4-1-3-1-1 gibi bir anlayışla Umut’un gerisinde Engin’i serbest kullanan Trabzonspor, ilk yarı sonunda skoru 2-1’e getirerek çok kritik bir hamle yaptı. Bu golden alınan moralle ikinci yarıda sarı-kırmızılı rakibini daha önde karşılamaya başlayan bordo-mavili takım, böylelikle Galatasaray’ın yumuşak karnı olan savunma bloğunu kaşıyarak maçı dengeye getirebildi. Ancak başlıkta da açıklamaya çalıştığımız gibi cansiperane mücadeleye rağmen defans – ofans dengesi kurulamayınca Galatasaray usta ayaklarıyla 3 puanı almasını bildi. “Defans yaparken ofanstan, gol ararken savunmadan ödün vermek durumunda kalmak” bence Trabzonspor’un tartışması gereken kavram. “Sıklet farkı” deyişimizin kaynağı da burası.
Yazar: Cem T. (Yazara her zaman ayaktopu@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz.)
Sağolsun Bosna-Hersek milli takımı, Belçika maçından önce “imkânsızı umut ettiğimizi” bize bir güzel hatırlatarak, gerçek dünyaya dönmemizi sağladı. Grupta sadece Ermenistan (4) ve bizden (1) puan toplayabilmiş, 9 maçta 24 gol yemiş Estonya’nın, tarihinde ilk kez Dünya Kupasına katılmak için var gücüyle çabalayan Bosna’ya çelme takacağını umut ederek Pollyanna’yı dahi güldürmüşüz meğer. Bu soğuk duşun etkisiyle King Baudouin Stadına çıkınca, Brüksel’in havası biraz çarptı bizi. Böyle bir ortamda maça motive olmak ve gücünü sahaya yansıtabilmek hiç kolay değildi. Bu yüzden Belçika maçının genelindeki futbolu fazlaca ayıplamamak gerekir. Eğer ayıplayacaksak, evimizde 2 puan kaptırdığımız ilk Belçika maçı veya her maç ortalama 3 gol yiyen Estonya ile 0-0 berabere kalışımızı gündeme getirmek lazım. Testi kırıldıktan sonra ne faydası olacaksa..?
Maç başlarken millilerimizin yüzlerinden okunan bıkkınlık ifadesi, doğal olarak futbolumuza da yansıdı. Diziliş itibariyle her iki takım da 4-2-3-1 sistemini uyguluyorlardı ama Belçika’nın çiçeği burnunda teknik direktörü Advocaat, on birinde yaptığı değişikliklerle dinamik ve atletik bir takım sürmüştü sahaya. Belli ki, bizdeki “kadrolu milli takım oyunculuğu” mevhumunun tersine Belçika’da seçimler çok daha geniş bir havuzdan çok daha adil kriterler ile yapılıyordu. Advocaat’ın artı puanları bununla da sınırlı kalmadı. Tecrübeli teknik adam hücuma çıkışlarda ısrarla tandemin arkasına adam kaçırarak, ekran başındaki bizlerin de keyfini kaçırdı. Anlaşılan kurt hoca Dick Advocaat, Servet – Önder ikilisini Fatih Terim’den daha iyi tanıyordu. Bizim kalburüstü (!) hocalarımız Mustafa Denizli ve Fatih Terim, 34 yaşından sonra Yusuf Şimşek’ten sol kanat yaratma çabasıyla oyalanadursunlar, Belçika sol kanadına 18’lik Eden Hazard’ı monte etmeye uğraşıyor.
Galiba bizim problemimiz en kolay, insanımızın belirli bir noktaya ulaştıktan sonra “avamın doğruları ve benim doğrularım” hezeyanına kapılması şeklinde açıklanabilir. Mustafa Denizli ve Fatih Terim dışındaki herkes Yusuf Şimşek’ten sol açık yaratılamayacağı konusunda birleşirken, 34’lük Yusuf Manchester United önünde ve 2010 macerasında sol kanatta sahne alabiliyor. Ya da tüm futbol kamuoyunun “milli takımda olmalı” dediği bir oyuncu aylarca hatta yıllarca milli takım yüzü göremeyebiliyor. İşin kötüsü, Mustafa Denizli ve Fatih Terim’in varisi olacak bir üst düzey çalıştırıcıyı şu ana kadar çıkarabilmiş değiliz. Bir ara Ersun Yanal’ın ayağına kadar gelen bu fırsat, Yanal tarafından değerlendirilemedi. Bana kalırsa hem Fatih Terim’in hem de milli takımın bir değişikliğe, bir yenilenmeye ihtiyacı var. Halk da böyle düşünüyor. Tabi bu düşünceye de “avamın doğruları” damgası vurulursa (ki Mahmut Özgener’in açıklamalarında bu tandansı sezmek mümkün) bahsettiğimiz değişim hayalden öteye gitmez. Oysa genç ve umut vaat eden bir teknik adamla heyecanı yenilemek, hepimiz için çok faydalı sonuçlar verebilir. Hem böylelikle üst düzey çalıştırıcılık yolunda bir başka isme de şans verilmiş olur. “Lafı eveleyip geveleme, aklındaki ismi söyle” diyenler için adayımın Abdullah Avcı olduğunu da belirteyim. Yazdıklarımın tamamen benim senaryom olduğunu hatırlatarak…
Dünya Kupası maratonunu Çarşamba gecesi Bursa’da oynayacağımız Ermanistan maçıyla noktalıyoruz. Lider İspanya’dan 15, ikinci Bosna’dan 7 puan fark yemiş olmanın şoku ve Kaf Dağının ardındaki umutları Uludağ’a, Bursa Atatürk Stadına, Ermanistan maçına taşıyamamış olmanın hayal kırıklığıyla. Ligimiz ve onun kısır çekişmeleri bize 2010’u unutturacak mı bakalım?
Yazar: Cem T. (Yazara her zaman ayaktopu@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz.)
Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadında oynanan Fenerbahçe – Gençlerbirliği karşılaşmasının başlama düdüğüyle birlikte teknik direktör Christoph Daum’un dersine nasıl sıkı çalıştığını hep birlikte izlemeye başladık. İzlerken de her iki Alman teknik adamdan Türkiye tecrübesi fazla olana maç önü hazırlıkları dolayısıyla yıldızlı bir pekiyi vermeyi de ihmal etmedik. Bir hafta öncesinde geriden gelerek Trabzonspor’u sallayan Gençlerbirliği’nde ise maç başı stratejisi sanki o maçın ikinci yarısıyla birlikte lig de bitmişçesine çarpık bir düşüncenin üzerine kurulmuş gibiydi. Trabzonspor maçında açıkça görüldüğü üzere Gençlerbirliği hücum presi etkin yapan takımlar karşısında zorlanmakta, blokları arasındaki bağlantılar kesintiye uğramaktaydı. İşte Fenerbahçe teknik direktörü Christoph Daum da temel taktik düşüncesini tam da bu saptamanın üzerine kurmuştu.
Hafta arası Avrupa Liginde maç oynayan sarı-lacivertli takım işini ikinci 45 dakikaya bırakmamak adına ilk yarıda epey güç harcadı. Zaman zaman rakibini yarı sahasına hapseden sarı-lacivertliler taraftarlarından bolca alkış almakla birlikte organize biçimde kale önüne gelmekte zorlandılar. Üstünlük sayısı sezonun kısa geçmişinde olduğu gibi yine Alex’in beceri dolu ayaklarına kaldı. Açıkçası bu tablonun ışığında oyunda değişikliklere gitmek Gençlerbirliği teknik direktörü Thomas Doll için bir zorunluluk haline gelmişti. Doll, ya Fenerbahçe’nin presine presle karşılık vererek maçın mücadele dozunu arttıracak ya da Burhan ve Hurşit gibi silahlarla rakibini gafil avlamaya çalışacaktı. Takımlar ikinci yarıya başlarken Thomas Doll’ün ikinci şıkta karar kıldığını fark ettik.
İkinci yarıya her iki takım da hücum düşüncesiyle başladı. Ancak dakikalar ilerledikçe ligde ve Avrupa’da aynı anda yürüyen maratonun yıpratıcı etkileri Fenerbahçe’de kendisini belli etmeye başladı. İlk yarıdaki hücum presin dozu giderek düşmeye başlayınca Fenerbahçe biraz da psikolojik olarak rakibini kendi yarı alanında karşılamaya başladı. Bu da Gençlerbirliği’ne topu kullanması için alan bırakmak demekti. Tabi tüm bu süreçte Fenerbahçe’nin bir tanesi şans topu olmak üzere iki vuruşta direkleri dövdüğünü belirtelim. Oyunu çoğunlukla rakip yarı alanda oynayan Gençlerbirliği, defansını da orta alana kadar çıkarmak zorunda kalıyor bir anlamda Alex, Andre Santos ve Güiza tehlikesine karşı risk alıyordu. 71’de Andre Santos – Alex işbirliği sonucu ikinci gol gelince bir anlamda karşılaşmanın neticesi de belli oldu. Golden hemen sonra açık alanda yakalanan Gençlerbirliği savunmasından İlhan, sarı kartı olmasına rağmen Güiza’yı çekerek atağı kesti ancak Kuddusi Müftüoğlu görmemiş gibi (!) yaptı. Bu hatayla birlikte statta da atmosfer tavan yaptı. Maç biterken Lugano’nun kafasından gelen gol Fenerbahçe’nin hem liderliğini hem de rekorunu perçinlemiş oldu.
Bu yıl ligin ilginç bir seyri var. Önce Galatasaray ve Fenerbahçe rakiplerinden ayrılarak müthiş bir çıkış yaptılar. Daha sonra Galatasaray kötü futboluyla tökezledi ve birden 5 puan kaybetti. Aslına bakarsanız Fenerbahçe’nin tökezleyeceğine dair beklenti oluşturan kötü futbolu Galatasaray’dan da önce dikkat çekmişti ama sarı-lacivertli takım kötü oynadığı maçlarda neticeye gitmesini bilerek gerçekten de şampiyonluk yolunda çok önemli bir meziyete sahip olduğunu gösterdi. Bir başka dikkat çekici unsur, Galatasaray’ın yıldızı Arda son maçlarda kontak kapattı ama Fenerbahçe’nin yıldızı Alex beşinci viteste devam ediyor.