Futbol yazmak ciddi iştir...

Anadolu derbisine Kongolu damgası

Kategori: Belirtilmemiş

 

Yazar: Cem T.

(Yazara her zaman ayaktopu@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz.)

 

“Uludağ fare doğurdu.”

 

 

Bir haftadır hepimizi heyecana boğan Anadolu derbisinden çıkan sonucu Bursaspor açısından bir cümleyle değerlendirmek istesek en kısa ve öz biçimde yukarıdaki şekliyle sizlere aktarabiliriz. Zirvede yaşanan sürpriz sayılabilecek puan kayıpları sonrası liderliğe yükselme şansı bulunan iki ekibin mücadelesi, Kayserispor’un 3 puanı beklediğinden de kolay aldığı bir karşılaşmaya sahne oldu. Sarı-kırmızılılar bu yaldızlı galibiyete imza atarken de en önemli yardımı dev santrforları Kongo asıllı Portekizli Ariza Makukula’dan gördüler. Siyahi golcüyü eni konu analiz edebilecek biçimde ardışık 90 dakikalarını seyretmemiş olsak dahi bugüne kadar edindiğimiz izlenim etkili bir golcü olduğu yönünde idi. Makukula’yı Bursaspor önünde izledikten sonra ise fikrim şu: Bu futbolcu Hakan Şükür’den sonra izlediğimiz en etkin pivot santrfor. Hatta havadan Hakan Şükür’e olan yakınlığı tartışılsa bile yerden çok daha meziyetli bir futbolcu. Bursaspor’un ilk devredeki çöküşü ve kalesinde gördüğü iki golün müsebbibi olarak da Ariza Makukula ismi öne çıkıyor. Açıkça söylemek gerekirse siyahi golcü hem eşleştiği Ömer Erdoğan’a hem de pozisyon gereği karşısına gelen Zapotocny’e büyük üstünlük kurdu.

 

Oyunun taktik kısmını irdeleyecek olursak; Tolunay Kafkas’ın stabil biçimde işleyen 4-4-2’sine Ertuğrul Sağlam da görünürde aynı şekilde karşılık verdi ancak iki takımın kadro yapıları ve oyun anlayışlarında Kayserispor lehine önemli farklar vardı. Her şeyden önce Kayserispor, orta alanda defans-ofans dengesini başarıyla kurabiliyor iken Bursaspor’da Turgay – Sercan forveti dışında her iki kanattaki Veli ile Volkan’ın forvet özelliklerini kullanmak istemesi problem çıkardı. Bilhassa topun Bursaspor’da olduğu anlarda Volkan’ın üçüncü golcü olarak gol bölgelerine girmesi, Veli’nin bölgesini sık sık terk etmesi, tüm savunma yükünü Kirita – Ergic ikilisi üzerine bindirip kanatları yeşil-beyazlı takımın yumuşak karnı haline getirdi. Kanatları bu kadar boş bırakmak ise bu bölgelerden yapılacak ortalara ve Makukula’ya iadeli-taahhütlü davetiye çıkarmak demekti. İlk 45 dakikaya sığan iki gol de bu düşüncemizin kanıtı oldu.

 

İkinci yarı başlarken 2-0 geride olan Bursaspor’da psikolojik faktörlerin ve direniş düşüncesinin devreye girmesi bekleniyordu, öyle de oldu. Ancak yukarıda anlatmaya çalıştığımız zaaftan doğan ve kanattan gelişen pozisyonda Kayserispor’un üçüncü golü bulması ile ümitler erken tükendi. Sonrasında iki değişiklikle takımı “şoklayıp” 4-1-3-2’ye dönen Ertuğrul Sağlam, 3-0 sonrası temkinli oynamayı seçen Kayserispor’un oyun anlayışının da yardımıyla takımını zaman zaman rakip yarı alana yerleştirmeyi başardı. Ancak bu haftaya kadar takım savunmasıyla dikkat çeken Kayserispor’a moralman çökmüş Bursaspor’un gol atması ya da oyunu çevirecek etkinliği göstermesi kolay değildi. Sarı-kırmızılı ekipte orta alanın ortasını parselleyen Saidou – Abdullah (ikinci yarı Furkan) ikilisinin oyunun hücum yönünde takımlarına katkı yapabildiklerini söylemek zor. Bir başka deyişle Bursaspor kanatlardan ciddi açıklar vermese ve Gökhan Emreciksin ile Mehmet Eren’e kademeli savunma yapabilse oyun büyük ihtimalle kilitlenirdi. Ertuğrul Sağlam, Kayserispor’un göbekteki verimsizliğini geç fark etti. Batalla ve Ozan’ın girişleri bu zaafı değerlendirmeye yönelik girişimler olarak kabul edilebilir ancak bu iki oyuncunun 60 ve 79’da oyuna girişleri 3-0’a rağmen bir şeyler yapmaya yetmedi.

 

Ortaya çıkan bu skorun yarattığı tabloda Kayserispor’un bir anda zirvenin en önemli takımlarından biri olduğunu görüyoruz. Ligde ilk devrenin bitimine 2 hafta kala sarı-kırmızılı takımın bu noktaya ulaşması kendileri için avantaj. Kalan maçlarda İ.B. Belediyespor ve Antalyaspor engellerini geçebilirlerse zirvenin gerilimini sindirmek için önerinde uzun bir devre arası olacak. Bu saptamayı yapmamın nedeni bugünkü maçta iki ekibi de “erken stres” içinde görmüş olmam. Bursaspor için ise hükmen kazanacakları Ankaraspor maçı sonrası oynanacak Beşiktaş maçı çok önemli. Yeşil-beyazlı takım ara transferde ise mutlaka ve mutlaka kadrosuna “klasik” bir santrforu katmalı.

16:07 - 6/12/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Çanlar Daum için çalıyor

Kategori: Belirtilmemiş

 

Yazar: Cem T.

(Yazara her zaman ayaktopu@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz.)

 

Yılmaz Vural dediğini yaptı, Fenerbahçe maçını kazandı. Üstelik öğrencileri yakaladıkları pozisyonların üçünü atarken, beşini de kaçırdı. Bir önceki hafta kaleme aldığımız derbi değerlendirmesinde, Beşiktaş’ın üçüncü golü attıktan sonra gözle görülür biçimde hız kestiğini vurgulamıştık. Seyircisiz maçta Kasımpaşa aynı hareket tarzını benimsemedi ancak forvetlerinin becerisi sadece 3 gol yapmaya yetti. Yoksa buldukları pozisyonların sayısı belki Beşiktaş’ın bulabileceklerinden de fazlaydı.
 

Fenerbahçe açısından eksiklerinden ya da maçın seyircisiz oluşundan yola çıkılarak bir düzine bahane orta yere konulabilir. Ancak değişmez gerçek, göz göre göre yaşanan bu düşüşün Christoph Daum – Roland Koch ikilisi tarafından durdurulamadığıdır. Sezon başında sarı-lacivertli takım camia tarafından özlenen ve tüm futbol kamuoyunca takdir gören performans ivmesini yakaladığında, aslında yukarıdaki ikilinin rutin temposunu da yakalamıştı. Antrenmanların ağırlığı, taktik çalışmalar ve motivasyon anlamında problem yoktu. Ne zaman ki takımda birbiri ardına kas sakatlıkları yaşanmaya başladı işte o andan itibaren Daum – Koch ikilisi de hiç tarzları olmayan (belki de Rijkaard tarzına daha yakın) bir davranışa yöneldiler ve çalışmaları hafiflettiler. Oysa gerek Beşiktaş’tan gerekse de Fenerbahçe’den aklımıza kazınan Daum takımları, maç içinde en aktif dönemlerini 75-90 periyodunda geçiren “tank gibi” takımlardı. İşte o günlerde verilen kararın yarattığı “fizik kondisyon erozyonu” bugün ortaya çıkan tablonun başlama noktası sayılabilir. Sonuçta, sarı-lacivertli futbolcuların maçlarda fizik mücadeleleri kaybederek başladıkları bu düşüş dönemi giderek psikolojik faktörlere de yansıdı ve kart cezaları da birbirini takip etti. Son günlerde basına yansıyan haberler takıma yeniden fizik yükleme yapıldığı yönünde ki, devam eden maratonda böyle bir hamle yapmak beklenen etkiyi vermeyeceği gibi devre arasına kadar kondisyon probleminin derinleşmesine de yol açabilir.
 

Konu Fenerbahçe’den ve düşüşten açılmışken Alex De Souza’dan bahsetmemek olmaz. Brezilyalı yıldızın sahada olduğu maçlarda Fenerbahçeli futbolcular için “Acil Çıkış” ya da “Sorumluluktan Kaçış” anlamına geldiğini yazmaya, bilmiyorum gerek var mı? 24 puanla kapatılan ilk 8 haftada 4 asist ve 3 golü yanında takımı adına yaptığı işlerle de manşetlere çıkan Alex, kalan 6 haftada forma giydiği maçlar içinde Galatasaray maçında yıldızlaştı, diğerlerinde deyim yerindeyse kontak kapattı. (2 gol 1 asist) Bu saptamayı yaparken asla Alex’i yerme amacı gütmüyorum. Anlatmak istediğim Alex yorulduğunda, Alex sakatlandığında veya Alex markajdan bunaldığında Fenerbahçe’nin dümenine geçecek ikinci bir oyuncunun var olmadığı gerçeği. Adaylardan Emre’nin çoğunlukla fizik ya da mental sorunları baş gösterdiğinden, Andre Santos kaçak güreş sevdalısı olduğundan, Özer de henüz rüştünü ispatlamayı beklediğinden mevcut yaraya merhem olma şansları yok. Alex’in dörtlü orta alan ile desteklendiği tek santrforlu sistemde gedikler daha kolay kapanırken yıldız futbolcu kötü oynasa dahi kaybedilen topların kazanılması mümkün oluyordu. Ancak Kasımpaşa maçında -biraz da zorunluluktan- olduğu gibi sistem 4-3-1-2’ye döndüğünde orta alandaki üçlünün hücumun gelişime göre parselizasyon yapma zorunluluğu takım savunmasını zaafa uğratıyor.  “Çözüm ne?” sorusu ise Daum tarafından cevaplanmayı bekliyor.
 

Maçın galibi Kasımpaşa’ya ve elinde sihirli değnek olduğundan şüphelendiğimiz Yılmaz Vural’a yer vermezsek, haksızlık etmiş oluruz. Vural, klasmanda içler acısı halde iken aldığı Kasımpaşa takımını puan anlamında yerinden fırlattığı yetmiyormuş gibi futbol olarak da çok önemli bir yere getirdi. Trabzonspor’da yarattığı 3 gollü depremin ardından aynı tarifeyi Fenerbahçe’ye de uygulayan Kasımpaşa, bunu yaparken asla oyunu çirkinleştirmeyi düşünmedi. Hatta Yılmaz Vural’ın orta alanda kurduğu ve ağızları tatlandıran “baklava” için “fazla cesur” yorumu bile yapılabilir. Ancak klişenin de dediği gibi: “Kazanan her zaman haklıdır.” Kasımpaşa’nın ilerleyen haftalarda sıralamadaki yerine ilişkin bilgiyi en net biçimde 15.haftadaki Sivasspor maçı verecek. Aynı motivasyonu o maçta da görebilirsek, Kasımpaşa’nın geleceği parlak demektir.

23:34 - 28/11/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Kibrinin altında kalan takım

Kategori: Belirtilmemiş

 

Yazar: Cem T.

(Yazara her zaman ayaktopu@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz.)

 


Dev derbinin sonunda “haklı çıkanlar” listesinin başına Fenerbahçe teknik direktörü Christoph Daum’un adını yazmak lazım. Fenerbahçe soyunma odasındaki taktik tahtasına da “Konuşanlar” diye bir başlık atıp altına; Güiza, Alex ve Kazım’ın isimlerini… Hafta içi Daum’un “Beşiktaş çok iyi takım. Son haftaların en formda ekibi. Bir puan alırsak iyidir.” açıklamalarına nazire yaparcasına rakipleri Beşiktaş’ı küçümseyen demeç verme yarışına giren bu isimler, sahada izlediğimiz taş gibi Beşiktaş’ın da müsebbibi idiler. Futbolda, içinde bulunduğu durum ne olursa olsun rakibe saygı göstermek gerektiğini profesyonel futbolculara anlatmanıza gerek yoktur. Tıpkı Kazım misali, ne rakibine ne takımına ne kendisine ne de hakemlere saygı duyan bir futbolcuya ezeli rekabeti anlatmaya çalışmanın mantığı olmadığı gibi.
 

İnönü Stadındaki mücadele öncesi yaptığımız analizde; derbinin şifresi olarak “Kanatlar” kelimesini seçmiş, Alex’in adam markajı ile pasifize edilebileceğine dikkat çekmiş, bu durumda Emre’nin üzerine yük binebileceğini belirtmiş ve hatta Beşiktaş’ın çektiği gol kısırlığı konusunda Trabzonspor deplasmanında izlediğimiz İsmail Köybaşı’nı çözüm yolu olarak göstermiştik. Maç sonrası bir otokontrol yapmamız gerekirse; maçın sonucunu kanatların belirlediğini, Fink’in etkili markajı ile Alex’i bitirdiğini, Emre’nin metabolizmasının artan yükü taşıyamadığını ve İsmail Köybaşı’nın yokluğunda o kanadı kullanan İbrahim Üzülmez’in derbiyi 2 asistle tamamlayıp Beşiktaş’ın bu sezon ilk defa 3 gol attığını tespit etmek gerekiyor. Benzer biçimde “Derbinin şifresi: Kanatlar” başlıklı analizimizde; “Tabii Denizli yine bildiğini okuyacak ve hedef santrfor kullanıp bu ismi solda Yusuf sağda Serdar gibi güçsüz ve temposuz isimlerle desteklemeye kalkacak olursa ibre Fenerbahçe'ye döner.”cümlesiyle belirttiğimiz çekinceler de maçın gidişatı üzerinde etken faktörler oldular. Siyah-beyazlı takım, maçın ikinci 45 dakikasına 3 gol sığdırırken Yusuf’un oyun kurucu pozisyonunda olup, Serdar Özkan’ın da 46’da yerini Tello’ya bıraktığını unutmamak lazım. Genel itibariyle 4-1-4-1’e yakın bir sistemde oynayan Beşiktaş, defansın önündeki Fink’i top Fenerbahçe’de iken Alex’e yapıştırdı ve bu uygulamadan netice aldı. Her ne kadar Fenerbahçe kaptanı maç sonunda “Fink, beni tutmaktan başka bir şey yapmadı.” demecini verse de ben şahsen hem Alex’i bitirip hem de 54’teki o muhteşem golü atan futbolcunun alkışlanması gerektiğini düşünüyorum.

 

Klasik düzenindeki Fenerbahçe’de ileri uçtaki Kazım maç başında Ferrari ile girdiği mücadelelerin hepsini kaybedince şansını kanatlara deplase olarak denemek istedi ancak bu kez de Fink’in göz hapsindeki Alex dışında ceza sahasına girebilecek sarı-lacivertli futbolcu kalmadı. Yerini kaybederek oynayan Mehmet Topuz ve devamlılık sorunu yaşayan Santos da çoğu zaman yalancı presten ötesine yanaşmayınca tüm yük Cristian ile Emre’nin üzerine bindi. İlk yarıya fırtına gibi başlayan Beşiktaş, 15.dakikadan sonra durulurken bunda Emre ile Cristian’ın topla oyuna çıkışları ve yaptıkları yerinde preslerin etkisi büyüktü. Ancak ikinci yarıda Tello’nun da oyuna girişiyle Beşiktaş’ın pas yüzdesi artınca bu ikilinin dolaşması gereken alan da büyüdü, akabinde Emre’nin sakatlığı geldi. Bu sakatlık sonrası Kazım’ın yaptığı sorumsuzluk, Fenerbahçe açısından maçın neticesini belirledi. Beşiktaş’ın attığı üçüncü golün ofsayt olduğunu belirtmek lazım ama 3. golden sonra siyah-beyazlı takımın bilerek ve isteyerek 4’ü 5’i kovalamadığı da dikkate alınmalı.

 

Elbette ki, maçın teknik-taktik ayrıntıları masaya yatırılarak sebep-sonuç ilişkisi bağlamında bir sürü saptama yapılabilir. Fakat “Bu maçın sonucunu belirleyen birincil gelişme neydi?” diye soracak olursanız cevabım, “Fenerbahçe cephesinden yükselen kibirli açıklamalar.” olur. Lige verilen arayı bol bol tatil yapıp 3 kıtaya dağılarak geçiren Fenerbahçeliler “Nasıl olsa yeneriz” fikrine kapılıp bunu da kamuoyu ile paylaşmakta sakınca görmeyince zaten 7 puan geride olmanın psikolojisiyle maça asılmak zorunda olan Beşiktaş’ı bir kat daha motive ettiler. Bu sonuca şaşırmamak lazım.

23:43 - 21/11/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Kulübede kim var? Lucescu mu? Denizli mi?

Kategori: Belirtilmemiş



Yazar: Cem T.
(Yazara her zaman ayaktopu@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz.)

Her iki takım açısından da hayati öneme haiz maçta Beşiktaş deplasmanda Trabzonspor’u yenerken şapkadan tavşan çıkaran isim Mustafa Denizli oldu. Siyah-beyazlı takımda işbaşı yaptığı haftalarda uyguladığı 3-4-3 (zaman zaman 3-4-1-2) sistemiyle filmi geri saran tecrübeli teknik adam, haftalardır “sistem değişmeli” dediğimiz Beşiktaş’a yaptığı dokunuşla en azından bir şeyleri de değiştirmiş oldu. Bahsettiğimiz değişim öylesine göze batan etkilere sahipti ki, maç başladığında Lucescu’nun kimi zaman Catenaccio sıkıcılığında ama her zaman sonuca gitmeyi başaran Beşiktaş’ını izlediğimizi sandık. Kaleci Hakan Arıkan’ın önündeki 3 stoper ile üçlü savunma gibi gözüken sistem, her iki kanattaki beklerin yabancıların deyimiyle “Wing Back” görevini üstlenmesi neticesinde top rakipte iken beşli bir defans bloğuna dönüşüyor; bunun dışında takım halinde yarı sahasına çekilen Beşiktaş, asma kilidi (Catenaccio) Trabzonsporlu forvetlerin ayağına vurmayı amaçlıyordu.

Peki, Lucescu’nun Beşiktaş’ı ile Trabzonspor önündeki Beşiktaş’ı ayıran en önemli fark neydi? Elbette ki, bu sorunun en yanıtını Trabzonspor’un bulduğu pozisyon sayısıyla ve Hakan Arıkan’ın maçın yıldızı olmasını sağlayan performansıyla verebiliyoruz. Lucescu’nun oynattığı sistemde de rakipler topa sahip olma konusunda Beşiktaş’a üstünlük kuruyorlar ancak bu üstünlük “bal yapmayan arı” misali ikinci bölgede topa hâkimiyetten bir adım öteye gidemiyordu. Oysa kendi sahasında bilhassa yediği ilk golden sonra cesurca rakip kaleye yüklenen Trabzonspor, akınlarını çoğu kez Hakan Arıkan’ın ellerine kadar ulaştırabildi. Bu da aslında sistemin Beşiktaş açısından çok da iyi sonuçlar vermediğini düşündürüyor.

Maç öncesinde “Sezon başından bu yana Ernst ve Ferrari’nin sırtında gidiyor.” diyerek nitelediğimiz Beşiktaş takımı için aslında çok da fazla değişen bir şey yok. Yine Ernst ve Ferrari mükemmele yakın oynadılar. Bu isimlere geçmişte Ekrem Dağ nispeten katılıyordu ancak bu maç için görevi Hakan Arıkan’ın devralması 3 puanın kazanılmasını sağladı. Trabzonspor’un kurduğu baskıdan birçok pozisyon yaratması ise ön bölgede oynayan futbolcuların çoğunlukla sistemin gereksinim duyduğu oyuncu tipine uzak seçimler olmasıyla alakalı. Özellikle ilk yarıda Uğur İnceman ve Tabata’nın üstlendiği görevler ile oyuncu profilleri karşılaştırıldığında durumu açıklayabilmek sanıyorum sadece “fatal error” terimiyle mümkün olabilirdi ki, Mustafa Denizli de ikinci yarıya girerken yaptığı değişikliklerle sistemi ciddi bir hatadan kurtardı.

Trabzonpor ile ilgili söyleyebileceklerimiz bir parça acı reçete içeriyor. Bordo-mavili takımın her şeyden önce yabancı sayısını 6 ile sınırlandırması daha faydalı olacakmış gibi görünüyor. Eldeki mevcutlardan problem yaratanların (ya da bizatihi kendileri problem olanların) isimlerine ve şöhretlerine bakılmaksızın biletleri kesilmeli. Teknik Direktör Hugo Broos’un “Bu kadro ile şampiyonluk çok zor” demeci doğruluk payı içermekle birlikte bunun sıklıkla dile getirilmesi de takımın kimyasını bozuyor olabilir. Büyük maçlarda Trabzonspor takımının motivasyon açısından ciddi bir sorun yaşamadığı bu karşılaşma ile birlikte bir kez daha tescillenmiş oldu. Demek ki Belçikalı teknik adamın maç öncesi çalışmalarında ve oyuncularını hazırlamasında bir problemi yok. Problem çoğunlukla, A planının ters gittiği anlarda B planlarına geçişte yaşanıyor. Zaten Broos’un “Bu kadro ile şampiyonluk çok zor.” derken anlatmak istediği de taktiksel devinime müsait bir kadro yapısına sahip olmayışından kaynaklanıyor.

Bu galibiyetle birlikte puanını 24’e taşıyan Beşiktaş için 13.haftadaki Fenerbahçe karşılaşması çok çok önemli hale geldi. Bu büyük derbiye ilişkin bu maçtan çıkarılabilecek en önemli done ise, Mustafa Denizli’nin kazanan kadro ve sistemde ısrar etmesi halinde Beşiktaş’ın sahadan ağır bir yenilgi ile ayrılabileceği gerçeği. Kanatları ikişer futbolcuyla çok etkili biçimde kullanan Fenerbahçe’ye karşı bu sistemde sahaya yayılmak siyah-beyazlılar için intihar ile eş anlamlı olur.

23:36 - 7/11/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Kanaryafobi ya da öğrenilmiş çaresizlik

Kategori: Belirtilmemiş



Yazar: Cem T.
(Yazara her zaman ayaktopu@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz.)

Ligimizin en önemli derbilerinden birisi daha tüm gerilimi ve heyecanıyla gelip geçti. Sonuç açısından son on yılda oynanan Fenerbahçe – Galatasaray karşılaşmalarından pek farkı olmasa da maçı izlediğim grup içinde –ki bu grupta Beşiktaşlı ve Trabzonsporlular da vardı- hayret uyandıran daha çok Galatasaraylı futbolcuların Kadıköy’e geldiklerinde büründükleri ruh hali oldu. Hatırlayacaksınız, bu maça ilişkin hafta arasında kaleme aldığımız analizimizi aşağıdaki cümlelerle bağlamıştık:

 “Gördüğünüz gibi işin içinden çıkabilmek kolay değil. Galatasaray ilk 20 dakikadaki Fenerbahçe fırtınasını durdurabilirse şansını artırır. Aksi halde 70'ten sonra ancak beraberlik için saldırır.”
 
Yukarıdaki savlardan yola çıkarak maçı ele aldığımızda Galatasaray’ın ne ilk 20 dakikadaki Fenerbahçe fırtınasını durdurabildiğini ne de beraberlik için saldırması gereken dakikalarda tempo yapabildiğini görüyoruz. Taraftarı tarafından sahada on hatta dokuz kişi kalmış olsa bile ancak Fenerbahçe kalesine saldırdığı esnada gol yiyebileceği kabulü yapılan sarı-kırmızılı takım, maç 2-1 iken sahasından çıkamayarak üçüncü golü yedi. Sarı-kırmızılı renklere gönül verenler alınmasınlar ama bu durumun psikolojideki karşılığı öğrenilmiş çaresizlik. “Saldırsam da savunsam da golü yiyip yenileceğim.” düşüncesini camianın kanıksamış olması da enteresan. Bunun anlamı Kadıköy’de Fenerbahçe galibiyetlerinin rutin halini almasından başka bir şey değil. Son on yıl çok açık.
 
Maçın gidişatında psikolojik faktörlerin teknik-taktik hamlelere oranla çok daha fazla belirleyici olduğunu düşünüyorum. Yine maç öncesi düşüncelerimizden bir tanesi Fenerbahçe’nin skor üstünlüğünü bir şekilde ele geçireceği ve son 20 dakikada fizik erozyonun da etkisiyle sahasına çekileceği idi. Maçı izlediğimizde Fenerbahçe’nin son 20 dakikada yarı sahasına çekilmediği gibi oyunu forse eden taraf olduğunu gördük ancak bence bu durum Keita’nın neden olduğu bir illüzyon idi. 74’te kırmızı kartı sonuna kadar hak eden bir kroşe ile kendisini oyundan attıran Keita aynı zamanda Fenerbahçe’nin maçı kazanacağına dair inancını pekiştirirken, takımını da kendi birinci bölgesindeki cenderenin içine soktu. Oysa Roland Koch’un varlığına rağmen Fenerbahçe’nin bu sezon fizik kalitesini beğenmeyenlerden biri olarak, maçın 11’e 11 devam etmesi halinde son dakikaların Galatasaray baskısıyla geçilebileceği fikrindeydim. Anlayacağınız bu maç için maskelenmiş olsa bile Fenerbahçe’de biraz da yoğun maç programının getirmiş olduğu kondisyon eksikliği olanca şiddetiyle devam ediyor. Nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, ilk haftalarda arka arkaya yaşanan kas sakatlıkları sonrası antrenman dozunun düşmüş olabileceği ilk akıllara gelen sebep.
 
Son paragrafı maçın önemli aktörlerinden Leo Franco’ya ayırmak istiyorum. Real Mallorca ve Atletico Madrid’de 301 maç kaleyi koruduktan sonra sezon başında Galatasaray’a gelen “Leonardo Neoren Franco”, Şükrü Saraçoğlu Stadına çıkınca PAF takımından gelen acemi kalecilere döndü. Bunun en önemli sebeplerinden birisi de İspanyol kaleci ile önündeki iki Türk stoperin (Servet – Gökhan Zan) hiçbir şekilde birbirlerine güvenmemeleri ve birbirlerinin huyunu suyunu bilmemeleri. Sezon başında da yazdım, şimdi tekrar ediyorum. Galatasaray önümüzdeki ilk transfer döneminde Gökhan Zan’ın yerine üst düzey bir yabancı stoperi kadrosuna katmak zorunda. Fenerbahçe’yi yenmek için değil, daha dengeli bir savunma bloğu kurmak için. Yoksa sarı-kırmızılılar için Kadıköy’de Fenerbahçe’yi yenmenin ütopya halini aldığının ben de farkındayım.

23:28 - 25/10/2009 - yorum {yok} - yorum yaz


Sonraki Sayfa



Tanım
Football Mania !
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
Fuleli Siteler

e-kolay spor
futbol ekstra
verkaç
spor yazarları
hürser tekinoktay
tribün dergi
iddaa merkezi
berezilya
yerel futbol
karakartal
cefakar kanaryalar
gs 1905
bordo mavi
Son Yazılar
- Anadolu derbisine Kongolu damgası
- Çanlar Daum için çalıyor
- Kibrinin altında kalan takım
- Kulübede kim var? Lucescu mu? Denizli mi?
- Kanaryafobi ya da öğrenilmiş çaresizlik
- Trabzon ile Galatasaray arasında sıklet farkı var
- Hadi gel ligimize geri dönelim
- Fenerbahçe silindir gibi
- Çalımbay'ın çalımı
- Maç berabere, kazanan Thomas Doll
Yazarın diğer yazıları http://spor.ekolay.net adresinde...